Antik Mısır Mimarisi

Çöllerden oluşan iç bölgesi ve tarih boyunca ulusal birliğini kurmasını sağlayan Yukarı Nil’in saldırılardan korunaklı bölgeleriyle Mısır, çok ince bir uygarlık geliştirdi ve bu uygarlık, dünya tarihinde bir benzeri bulunmayan siyasal, kültürel ve sanatsal bir geleneği sürdürdü. Bu geleneğin en önemli unsurlarından birini de mimari oluşturuyordu. Bu yazımızda Antik Mısır mimarisi konusunu işledik.

Antik Mısır Mimarisi

Nil Vadisi, insanoğlunun ilk sentezlerinin beşiğiydi ve inşaat sanatında ilk büyük insan çabalarına tanıklık etti. Ülkenin taş malzeme bakımından zengin olması ve ayrıca ölülerin gömüldükleri yerlerin ebedi olarak varlığını koruması konusundaki kararlılık, mimarlığın doğmasını ve ilerlemesini sağladı.

Antik Mısır Mimarisi ve Piramitler

Ölümsüzlüğe ulaşma özlemi, bu alanda ilk yapılara, yani mastaba denen ve bir piramidin yatay kesiti olarak oluşturulan Eski Krallık mezarlarına ve bildiğimiz piramitlere esin kaynağı oldu. Gerçekten de piramit, her şeyden önce denge ve dayanaklılık izlenimi veren en ilkel mimarlık formlarından biridir. Mısır, insanoğlunun yaratışlarının yüceliğini dile getiren devasa yapılar ortaya koyma eğilimini ilk çağlardan devralmıştı (bu yapıların en büyüğü olan ve Keops’un gömülü bulunduğu yapı, 146 metre yüksekliğinde, 231 metre genişliğindedir ve hacmi 2.500.000 metreküptür). Yapının dışında rahiplerin defin törenlerini yaptıkları bir küçük tapınak vardır ve yapı, oyulmuş ya da resmedilmiş tasvirlerle süslenmiştir ve ölen kralın ruhunu yaşam-sonrasında maddesel olarak destekleyecek olan birçok “ikiz”in bulunduğu serdaba açılan bir “aldatıcıkapı”yla da donatılmıştır. Mumyalanmış olan ceset, yere kazılmış ya da ana yapı içinde inşa edilmiş bir alt odaya yerleştirilmiştir.

Mısır tapınağı, birçok sınama ve deneyimden sonra, Yeni Krallık döneminde son şeklini aldı. Bu tapınak, ahşap ya da tuğladan yapılmış krallık sarayının taştan bir kopyasından başka şey değildi. Tıpkı saray gibi bu yapının da girişi, kabul salonu ve özel yaşama (harem) ayrılmış üç bölümü vardı. Taş tapınak, ham tuğladan yapılmış bir çevre duvarı içinde inşa edilmişti. Bu yapıda, iki anıtsal “pilon” ya da kule vardı; bunlardan önce iki obelisk (yekpare taş direk) yer alıyordu ve buradan sütunlarla çevrili bir avluya geçiliyordu.

Sütunlu büyük salon (hypostylos salonu), bayram günleri büyük kayığıyla boy gösteren Tanrının tasvirinin halka gösterildiği bir çeşit taht odasıydı; bunun ardındaki özel daireler, içinde Tanrının ikizi bulunan yarı aydınlık ve gizemli naos (mihrap) çevresinde kümelenmiş olan hazine odalarını ya da kutsal eşya odalarını kapsıyordu.

Kemer Sisteminin Önemi

Antik Mısır mimarisi, kemere önem verilmemesi yüzünden engellenmeye uğramıştır. Oysa kemer yapımı tamamen bilinmeyen ya da bir yana atılmış olan bir uygulama değildi ve sadece çok seyrek ve rastlantısal olarak uygulanıyordu. Nil yöresindeki yapılar, dayanaklar üzerinde yer alan kalın ve yassı taşlara oturtulan çatılardan oluşan “düz-kemer” sistemine dayanıyordu. Yapının tümümün sağlamlığı, yatay olarak üst üste konmuş malzemeye bağlıydı ve taş, ahşaptan farklı olarak, kırılmaksızın büyük ağırlıkları taşıyamadığından, Mısırlılar, belli alanların üstünü kapayabilmek için, iç mekânı tıkış tıkış hale getiren çok sayıda destekleyici sütun kullanmak zorunda kaldılar. Eski Yunan tapınaklarından farklı ve daha sonraki Hıristiyan kiliselerine benzer olarak Mısır tapınağı, aslında kapalı bir mekândı. Hypostylos odalarının aydınlanması, tepe pencereleriyle ya da kule pencerelerinden diyagonal olarak ve yapının orta bölümüne en büyük yükseklik verilerek sağlanıyordu. Yapının yataylık özelliğinin ağır basması, tüm Mısır sanatının amaç edindiği hareketsizlik kavramının tam anlamıyla dile getirilmesini sağlıyordu. Çok düzenli kesilmiş taşlar, içlerinden ya da aynı düzeye getirilerek birbirine tutturuluyordu ve üzerlerine dikkatle çekilen sıva, bunların yekpare bir taş izlenimi vermesini sağlıyordu. Her zaman ayakta kalacak yapılar inşa etmek amacını güden Nil mimarları, Kefren piramidinin yüksek tapınağında görüldüğü gibi, kimi zaman beş yüz ton ağırlığındaki yekpare taşları kullanmaktan da geri kalmıyorlardı. Taş kullanarak yapı inşa etme sanatını yarattıkları halde, bu mimarlar, gerçekçi sanat anlayışından kurtulamadıkları için akılsal bir biçimde ilk olarak kullandıkları bu hammaddeye çok uygun düşecek olan soyut formlar yaratamamışlar ve günlük yaşamda kullanılan ve ahşap malzeme, sıkıştırılmış toprak ya da balçık ile gerçekleştirilen daha önceki mimarlık formlarını, daha sert bir malzemeye aktarmakla yetinmişlerdi.

Kaynak

Germain Bazin – Sanat Tarihi

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Eğitimde Fırsat Eşitliği

Eğitimde Fırsat Eşitliği

Eğitim, bireylerin ve toplumların gelişimi için gerekli olan en önemli unsurlardan biridir. Eğitim, bireylerin bilgi, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir